Taş geçitten koşarken adımlarımızın yankısı, gecenin içinde düzenli bir kaos yaratıyordu. Sanki başka bir zaman diliminden, cumartesi gecesine ışınlandık. Rıhtımın girişinde nefes nefese gülümserken dudaklarına bir öpücük bıraktım. Saatlerimizde 06:00 alarmı kurduktan sonra şehir ile deniz arasındaki perde aralandı.
Karanlığın içine dizilmiş yatların direklerindeki seyir fenerleri, suyun üstünde titreyen sahte yıldızlar gibi yanıp sönüyordu. Yağmur çiselerken, iskeleye çarpan dalgaların sesi havaya notalar saçıyordu. Dalgakıranın yankısı etrafımızı bir yaylı orkestrası gibi kuşattı. Kararımı vermeden önce mavi gözlerine uzun uzun baktım. Gökyüzü, denize cesaretimizi sınayan şimşekler atıyordu. Teslimiyetin tadı dilime çalınıyordu.
Rıhtımın dar koridorlarının en sonuna, onu karanlığa doğru çekiyorum. Bilmediğimiz bir teknenin güvertesine bastığımızda, yüzündeki şaşkınlığı ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum. Sonra haylazca gülmeye başlıyor, bana değil sadece duygularına teslim oluyor. Tekneyi beğenince kucağıma atlayıp, nefesini boynuma bırakıyor. Bacaklarını belime dolayıp, parmaklarını saçlarımın arasında dolaştırınca kendimi kaybediyorum. Avuçlarını yüzümde buluşturup, içimdeki canavarı sakinleştiriyor.
Bizi yavaşça yukarı taşıyıp, onu teknenin kalbine oturtuyorum. Kollarımı iki yanına açıp, sakince maviliklerine dalıyorum. Efendilik gözlerinden soyulmayı başlayınca, bedenimi yavaşça bacak arasına yerleştiriyorum. Gömleğimin önünü birer birer açarken, teslimiyet bakışları atıyor. Yavaşça boynuna eğilip, çenesinin altından tutup başını hafifçe kaldırıyorum. Elleri timsah derisi kemerimi çözerken, kollarımı sırtında birleştirip bedenini sertçe kendime çekiyorum. Mavi gözleri şimdi korkuyu baştan çıkarmak için kullanıyor. Benden kaçması için yeterine şans tanıdım. Burada kalmak istiyor.
Anahtarı çevirip motoru ateşliyorum. Zemin titreşimle bir an ayağımızın altından kayınca bedelerimizi daha sıkı kilitliyor. Bir elim boğazında dolanırken, diğer elimle gaz kolunu itiyorum. Ani öpücükleriyle kafamı karıştırıyor. Tekne hızlandıkça daha da yoğun duygular hissediyorum. Sanki sessizce zamanı yavaşlatıp, beni hızlandırıyor. Karanlığı 25 knotla yırttıkça, fırtınanın içine doğru, geri dönüşü olmayan bir yola giriyoruz.
Tekne dalgaların üstünde kayıp giden bir mermiye dönüşünce başını sakince omuzuma yaslıyor. Artık dümende şimşeklerle görünmez bir satranç oynuyorum. Fakat gördüklerim ve hissettiklerim uyuşmuyor. Şimşekler Einstein'ı hatırlatıyor, dalgalar teslimiyet gibi vuruyor. Ya teoriler doğruysa? Ya zaman göreceliyse? Ya zaman gerçekten genleşip daralabiliyorsa? Ya duygular olmadığında zamansızlık varsa ve asıl zaman duygularsa? Ya zamansızlıkta yaşıyorsak ve tek güvenebileceğimiz şey duygularımızsa? Yani gerçek zaman yok mu? Bu yüzden saatler ile kafayı bozdum? Bu yüzden mi aşık olduğumuza özgürlük ile sınırları yitiriyoruz? Peki neden tek saatimizi bir başkası kontrol edebiliyor? Ya bu mavi gözler beni zamansızlığa atıp boğarsa?
Karanlığın ortasında gözleriyle beni tartıyor, sanki kaderini ellerime bırakıyor. Tüm anılarımız karanlık denizde boğulurken, gazı sabitleyip onu soymaya başlıyorum. Dümeni bırakıp, beraber çırılçıplak sağanak yağmura çıkıyoruz.
Vahşice nefes alıyorum, kokusunu ciğerlerime değil ruhuma kadar çekiyorum. Belini soğuk trabzana yaslayıp, ışık patlamarıyla gözlerinin en derinlerine yolculuk ediyorum. Sınırları kaybettiğimi anlayınca korkuyla itiyor beni karanlığa ama dalga tekneyi savurunca yine ilk bana sarılıyor. Kalbi gereğinden hızlı ve düzensiz atıyor. Boynuna bıraktığım yeni teslimiyet izlerinde, benden önce kimse ona dokunmamış gibi bir nefes kaçıyor içinden. Gözlerine baktığımda, artık bir kaos görüyorum.
Flybride’te dizlerinin üzerinde çırılçıplak nefesini tenime üfledikçe, rüzgarda savrulan gömleğim kanatlarım varmış gibi hissettiriyor. Tenine karıştığımda altımda dizlerimin ritmiyle gözlerinde yıldızlar kayıyor. İnlemelerimizle dünyayı ekseninden oynatmayı deniyoruz. Avuçlarım yüzünde yankılanırken bir an ağlamaklı olup bir an gülümsüyor. Sırtı güvertenin zemininde sürtünürken yağmura karışan kan, içimdeki canavarı uyandırıyor. Durmuyorum. Yüzündeki korku dolu teslimiyeti izlemeye devem ediyorum. Boynu ellerimin arasında kayarken, artık kim olduğumu bilmiyorum. Onu aniden çenesinden kaldırıp, kafasını sertçe trabzana vuruyorum. Her vuruşta şaşkınlık, korku ve zevkle titriyor. Yüzü bir an parasını harcadığım bir pislikliğe, bir an benim olmasını istediğim bir kadını andırıyor. Bir an hayatımın aşkıyken, birden cinayet ortağım oluveriyor…
Su yüzeyi taş atılan bir ayna gibi dağılmadan önce, ellerim son kez yüzünde şefkatle geziniyor. Yarı bilinciyle seni seviyorum diye fısıldayınca gülümsüyorum. Motorun homurtusu bir anlığına çoğalmadan önce yarım kalan çığlığı suyun içinde yankılanıyor. Deniz, gökyüzü ve zaman olup biteni saklamak ister gibi her şeyin üstünü sessizce ört pas ediyor.
Sessizlikle afallıyorum ama sonra arkamdan bir ses duyuyorum. Alarm çalıyor. Tan vakti geldi ama gökyüzü aydınlanmıyor. Saatimi koluma takıp, piyanoya oturuyorum. Tık. Tık. Tık. Bu sesi seviyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder