Ana içeriğe atla

SÜPERMAN



Ritim?


Erken bir pazar sabahı havalimanındayız. Hava henüz aydınlanmamış ve cumartesi gecesi üzerimizden çıkmamış. Gözlerimi kapattığım her an kırmızı ışıklar patlıyor ve düşüncelerim hâlâ geceden kalma. Telaşlı adımlar atıyoruz, suratlarımız geceyi inkâr ediyor. Havalimanının parlak mermere yansıyan beyaz ışıkları, gözlerimin arkasında zonklayan yere batıyor. Yürüyen merdivene yaslanmış, elimdeki bilete bakıyorum. Sabahı bekliyorum.


Onun parmaklarında kurumuş yaralar, benim belimde birkaç morluk, sırtımızdaki çantaların ağırlığı yok gibi. Kalabalık dolu koridorlarda yankılanan anonslar başımın yaralı yerlerini sızlatıyor. Yüzüme çarpan her bakış bizden daha uyanık ve etrafta hiç çocuk görmüyorum. Kimse kimseyi uğurlamıyor ama herkes bir şeyini kaybetmiş gibi yürüyor. Bir yanım gözlerimi kapatıp dans etmek istiyor, diğer yanımı şimdilik düşünmemeye çalışıyorum. Valiz tıkırtıları içimi yarıp geçiyor, bu havalimanından kaçmak istiyorum. 


Gülmek istiyorum ama hayatı ciddiye aldığımız bir sabahtayız. Sanki gece kulübünde dayak yiyip gelmiş gibi değil, toplantıdan yeni çıkmışcasına uçaklarımızı arıyoruz. Ekranlara bakıyoruz, sorular soruyoruz, yürüyen merdivenleri seviyoruz. İki serseri gibi değil, stres ve anksiyete ile gereksiz iyi anlaşan iş adamları gibi yürüyoruz. O, her yere benden bir adım önde yürüyor, önümde hızla köşeleri dönerken kendimle hep yalnız kalıyorum. Arkasında kalınca dünya daha anlaşılır oluyor ama tek eksiğimiz biraz sakinlik gibi geliyor. Tavandaki dev aynalar yakıştığımızı söylese de ritmi bir türlü tutturamadığımızı düşünüyorum. Parmaklarımın ucundaki sakin notalar kafasında çalan hızlı tempolara yetişemiyor. Yine de ellerim cebimde, bir şeyler mırıldanarak onu takip etmek, bu tatilde edindiğim yeni bir alışkanlığım. Keyfim yerinde, hem hayal kuruyorum hem onu izliyorum.


Sadece bu sabah huzursuzum, kafasının arkasındaki yarık ondan çok benim canımı acıtıyor. En son ne zaman kendimden başka biri için endişelendiğimi hatırlamıyorum. Belki en son kimi umursadığımın cevabını bile veremem. Sadece cumartesi gecesi dayak yemeyeli uzun zaman olmuştu, biraz iyi geldiğini inkâr edemiyorum. Kolundan tutup, hala canı yanıyor mu sormak istiyorum ama içimden bir şeyler onun çoktan uçağa binip gittiğini söylüyor. Las Vegas’ta yaşananın, Las Vegas’ta kalması gerektiğini unutuyorum. Kolumda saatim yok, kendimi yine kaybediyorum. 


Kapı 10A’nın önünde geldiğimizde bana dönüyor. Suratında yine o lanet ifade. Başını hafif eğmiş, dudakları sessizce kıpırdanıyor. Suratı kararlı, gözler yumuşak bakıyor. Omuzlar dik ve cümlelerini toparlıyor. İşte şimdi ondan kopacak olmak biraz zor geliyor. Çünkü suratında bu ifadeyi yakaladığım ilk andan beri bu tatil için yaptığım tüm planlarımdan vazgeçtim. Ona karar vermek çok yakışıyor. Sayesinde, gece kimsenin olmadığı caddelerden geçtiğimizde, gizli bir bar keşfettiğimizde ve bir göl kenarına gün batımına yetiştiğimizde suratında hep o ifadeyi yakalıyorum. Doğru karar verdiğini fark eden bir çocuğun, büyüklüğünü bozmamaya çalışması. Gururun ve sevincin efendi bir karışımı. 


Beraber geçirdiğimiz günler boyunca, hangi sokaktan geçip, restoranda ne yiyeceğimize, çıkışta neredeki bara uğrayacağımızdan, gece kaçta sevişip, yarın kaçta uyanacağımıza kadar o karar versin istedim. Her şeyi onun versiyonuyla yapmak onu tanımanın en güzel yoluydu. Karar vermek onun eski bir çaresizliğiydi, yalnızca kararları kırgınlaştığında sessizce bir adım öne çıkıyordum. O kararlarımızı verirken, sadece gülümsüyordum. Çünkü kontrolü sevmeyen iki çocuk olsak da dengede durmak hoşumuza gitmişti. Uyanık olduğumuz her an bir karar verdi, sonra arkasını dönüp sessiz bir onay bekledi. Bir adım gerisinde... elimde mezcal margarita... bana her baktığında onu hep Süperman diye öptüm. Fakat o ifade bu sabah, benden gitmeye karar verdiği için suratında…


Bilet kontrolü sırasında, cama yaklaşıp bineceği uçağa bakıyorum. Sabahın ilk ışıkları piste ince bir pus gibi yayılmış. Pembe uçağın dev motorları gökyüzünü delmeye hazırlanıyor. Fakat keşke başka bir renk olsaydı, pembe ayrılığa yakışmayan bir ton. Onu masumca yanımdan alıp, kolayca uzaklara götürecek gibi duruyor. Cama fazla yaklaşınca, nefesim dışarının soğukluğuna karışıp gri bir perde oluşturuyor. Güneş, görmezden geldiğim tarafımı aydınlatmaya başlıyor.  Hiçbir şey konuşmadan, sadece gitmesin istiyorum. Ayakta duracak gücü kendimde bulamazken omuzlarım dik, kocaman gülümsüyorum. Tek bir kelime etsem gözlerimin her şeyi ele vereceğini bildiğimden, sessizce parmaklarına öpücükler konduruyorum.  


Sıra ona geliyor. 

Bir kere daha öpmeliydim. 

Görevli biletini alıyor.

Parmaklarımı bir kere daha saçlarının arasından geçirmeliydim. 

“Dikkat et”

Lütfen bu halimden kimseye bahsetme. 


Uçağa yürüdüğü uzun koridorda dönüp bakıyor, zamanın yavaş akmasını dilerken gülümsüyorum. Yanında uyuyabildiğim ve uyanıkken dayanabildiğim tek insan uzaklaşıyor. Son köşeyi dönmeden önce bir kez daha bakıp, suratını Süperman yapıyor. Köşeyi döndükten sonra zaman yavaşlıyor, sakince boğuluyorum. Kimsenin aynı dili bile konuşmadığı bir havalimanında fırsatım varken kendim oluyorum. Pembe uçağı daha pisti terk etmeden en yakın bardan bir mezcal margarita söyleyip, kimseye değmeden düşüyorum. Başa çıkmam için fazla gelen olasılıkları susturamıyorum. Saatimi bulup koluma taksam da, güzel kararlar veremiyorum. 


Biraz toparlanınca yan dükkanın vitrinindeki Süperman yazan kupayı görüyorum. Kokteylimi o masmavi kupaya doldurup kendi bilet sırama koşuyorum. Pasaportu ararken çantadaki parfüm şişesi geliyor elime, bolca sıkıyorum üzerime. Bir şişesi onda, bir şişesi bende, şimdilik hiçbir şey hatırlatmasa da bundan sonraki seyahatlerimizde anı doldurmak için aldığımızı düşünüyorum. Cam kenarındaki koltuğumu bulana kadar hem ağlıyor hem dans ediyorum. Kulaklığımı taktığımda çalan şarkı, hayattan bizzat istediğim sürprizlere neden üzüldüğümü soruyor.  Güneş doğmak üzereyken, bulutların üzerinde çıkamadan deliksiz bir pazar uykusuna dalıyorum…



Gözlerimi açtım ama çalan şarkı sanki hala kulaklıktan geliyor. Sahnenin tam önündeyim, melodiler yönsüz ve sertçe suratıma vuruyor. Ritim ısrarcı, bas göğüsüme vurarak bir şeyleri bastırıyor. Rüyalar yeni bitmiş, saatlerdir burada olduğumu bir tek ayaklarım biliyor. Bakışım boşta, odağım bir yere tutunmaya çalışıyor. Yüksek tavanlı bir yerdeyim, patlayan ışıklar zamanı bölüyor. Bir an herkes etrafımda, bir an yalnız dans ediyorum. Pencere yok, gece dışarıda mı yoksa içeride mi belli olmuyor. Çelik kirişler gecenin içinde bir iskelet gibi karanlık tavana uzanıyor. DJ’in kafası öne eğik, kalabalıkla göz teması kurmuyor. Kimsenin suratında bir ifade yok, herkes ter içinde dans ediyor. Müzik durmadan tırmanıyor ama ben yerimde sayıyorum. Ter kokusuna karışmış pahalı parfüm kokuları alıyorum. Ya gökyüzüne fazlasıyla yakın ya da toprağın altındayım. Neden her cumartesi böyle uyanıyorum?


Işıklar gereğinden hızlı, sanki bir şeye uzun bakmamız engelleniyor. Müzik bilincimi bastırdıkça zamanla iletişim kurmaya çalışıyorum. Üzeri çıplak onca insanın arasında kıyafetlerim üzerimde, demek ki o kadar kaybolmamışım. Saatim kolumda, o zaman burada yalnızım. Ellerim boş, yine gereksiz gözlemliyorum. Bir an el, bir an omuz, bir an ter, temas kurduğum her gözde ışıklar patlıyor. Zemin büyük, bas ayakkabının altından omurgama doğru tırmanıyor. Bakışlarım adımlarımın önünde boşluklar açıyor, kalabalıkta kimseye değmeden bara ulaşıyorum. Üst üste binen frekansları bara yaslandıkça hissediyorum, düzensiz ritim tanıdık geliyor. Ses, herkesin omurgasına yerleşmiş, bedenler ritmin kölesi olduğunu biliyor. Kalabalığa dönüp bir shot atıyorum. Mezcal tadını ağzımda hissedemiyorum. Acaba ayılmaya mı başlıyorum yoksa etkisi daha yeni mi başlıyor? Bir shot daha. Hissettiğim tek şey baskı, gereksiz terliyorum. Bir shot daha. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm kim varsa tekrar göz göze gelene kadar üzerini çıkarmış oluyor. Bir shot daha. Böyle zamanlarda nedense karşıma her gördüğü vitrinde striptiz yapmaya çalışan sakallı kız çocukları çıkıyor. Bir shot daha. Üzerinde hala tişörtü olan, normal birine içki ısmarlamak istiyorum. Son shot, kalabalığa dalıyorum.


Müzik beni içine çekerken kalabalığın tam ortasında dans etmeyen bir kadın görüyorum. Kimseye çarpmayan bir duruş. Kimseye meydan okumayan bir sakinlik. Suratındaki dinginlik yanlış yerde, tam karşısına geçip zamanı doğrultuyorum. Çevremizdeki herkes yükselen tempoyla sevişmeye başlıyor, biz kaosun ortasında sadece bakışıyoruz. İkimizde buraya ait değiliz, konuşmadan anlaşıyoruz. Aslında üstüm başım şahane, şimdiden çok yakışıyoruz. Ama onu bırakıp çıkışa doğru gidiyorum. Arkamda topuk seslerini duyuncaya kadar müzikten uzaklaşıp,  bekliyorum. Adımlarındaki karalılığı saçını savurmasıyla gizliyor. Yüzüne yayılan kontrollü masumiyet bakışlarımı kurnazlaştırıyor. Suratı suratıma çok yakın, nefesim dudaklarına değiyor. 


Cebimdeki anahtar lüks bir arabayı öttürünce bende şaşırıyorum. Fakat onu arabaya kadar kucağımda taşıyorum. Arabaya yaslanıp bize bir sigara sarıyor, arkam dönük çıktığımız uçak hangarını izliyorum. İlk dumanda sessiziz, ikinci dumanda “beni buraya kim getirdi” diye başlayan sesli düşüncelerim onu güldürüyor. Duman bana döndükçe attığı kahkaha ile dingin güzelliği örtüşmeyince, öpüşmeye başlıyoruz. Arabada sakin bir sevişme, yatağında kahkaha atmaya devam ediyoruz. 


Ellerinde boyalar yok, her buluştuğumuzda suratı farklı değil. Sabahları yanında uyandım, şiş yeşil gözleri en güzel hali. Sesini duydukça sakinleşiyorum ama bakışları içimde ateşi körüklüyor. Durup durup ruhuna dalıyorum, sonra normal sıkıcı bir seks yapıyoruz. 1 ay boyunca saçlarını arabanın camından savurup şarkılar bağırıyor, ellerini dizime koyunca ayağımı gazdan hiç çekmiyorum. Gözlerinde telaş yok, sözlerinde beklenti yok. Kendi ritminde yaşıyor, gerekirse ritmi ben belirliyorum. Pek konuşmuyoruz, ne istediğini biliyorum. Şampanyayı yatakta değil küvette patlatıyor ve kahvaltıda somon yersem tüm gün benle öpüşmüyor. Verilen cevapları sorgulamadan ve soru sormadan pahalı restoranlar geziyoruz. Yemekler gelene kadar sadece bakışıyoruz, akşamları ne giyeceğimi o seçiyor. Her cumartesi farklı ışıkta bambaşka dans ediyor, sabaha karşı şehrin tüm ilçelerini gezip çiçekçi aramayı alışkanlık haline getiriyorum. 


Bir sabah yaptığı kahveyi turuncu bir kupaya doldurup komidine bırakıyor. Kupanın üzerinde Süperman yazıyor.  Kolumdaki saatime bakıp “hassiktir!” diyorum. Duşta bir şarkıya eşlik ediyoruz, birazdan birbirimizi bir daha görmeyeceğimizi biliyoruz. Sevişirken göz yaşlarımız sıcak suya karışıyor. Aslında başından beri kendimi onunla tedavi ettiğimin farkında, sonbaharda ilkbahar çiçekleri alsam da onları suya koyuyor. Yanında uzun zamandır şifresini hatırlayamadığım bir şeyin kilidini rastgele deneyerek açmış gibi mucizevi hissediyorum. Fakat artık en başta neden kilitlediğimi hatırlamaya başlıyorum. Günlerden Cumartesi, motora atlayıp şehrin havalimanına gidiyorum…



Özlemişim, onu birkaç saniye köşeden izliyorum. Beni görünce suratına o ifadeyi yerleştiriyor, artık bir Süperman olduğunu biliyor. Zaten ilk önce kendi içindeki çocuğun Süperman’ı, sonrada gittiği yerlerdeki birilerinin süper kahramanı biliyorum. Hiçbir şey değişmemiş fakat hiçbir şey aynı değil gibi. Çantamdan mavi kupayı çıkarıp ona vermek içimden gelmiyor. Söylemek istediğim hiçbir şey yok, karşısında bir nokta gibi hissediyorum. Buraya neden geldiğimi ikimizde seziyoruz, ona Süperman diye seslenmesi gereken doğru kişinin ben olmadığımı görebiliyorum.  Bir şeyler için sözleşiyoruz ama pek haberleşiriz insanı olduğumu zannetmiyorum. 


Tatilimiz boyunca muhteşem bir filmin fragmanını çektiğimizin farkındayız ama şimdiye kadar çektiğimiz filmlere bakınca, bazı filmlerin sadece fragmanın heyecanlı olduğunu ikimizde biliyoruz. Motora tekrar binmeden bir çöpe yanaşıp, kupayı da parfümü de havalimanının çöpüne atıyorum. Artık değersiz olduğundan veya vazgeçişimden değil, sadece doğru zamanda son yapmanın hikayeleri kurtardığını biliyorum. Şimdi sonsuza kadar Süperman…



Yorumlar