Gözlerimi açtığımda damarlarımda dolanan duygular, kalp atışında gözlerimden fışkırıyordu. Duvarlara bulaşıp, insanların üzerine sıçrıyordu. Solmuş ruhlar, kendilerini gizledikleri maskelerin ardından sinsice gülüyor, puro dumanlarını suratıma doğru üflüyorlardı. Nabzımın sesi kasvetli ortamda yankılanıyor, kumarhanedekiler ruhuma diş geçirmek için doğru anı bekliyorlardı. Masadaki pırlantalı eller de, kristal kadehlerde yükselen altın köpükler de birer kandırmacaydı. İhtişamla parıldayan şeyler çürümüş ruhları kamufle eden illüzyonlardı. Masadaki herkesin marinada demirli yatları, loş restoranlarda sabit masaları vardı ve her şeyi bir şekilde satın alabileceklerine inanıyorlardı. Haklılardı. Kumar oynarken onlarla para savurup gülümsediğimde, samimiyetimin bir strateji olduğunu düşünüyorlardı. Beni hem aralarına ait görüyor, hem de tehlikeli bir yabancıymışım gibi izliyorlardı. İllüzyon ile güzel anlaşıyorlardı.
Kusursuz bedenler farklı şeyler hissetmek için gelmiş, yaşlanmış vampirler zaten yeşil keçeli masalarda yaşıyorlardı. Herkes yeni bir şeylerin tadına bakmayı hedeflemiş, tadını beğendiği şeyi kontrol altında tutmak istiyorlardı. Çıktıkları sonsuz seyahatlerde duyguları coşturup, zirveye ulaşınca egolarını sörf tahtası olarak kullanacaklardı. Maskelerin altında kontrol edilmek isteseler de, derinlerde yine kontrol etmek istiyorlardı. Bu illüzyonun bir parçası olabilirdim ama kaybededecek fazla şeyleri vardı. Karşımda özgüven terleri döküyor, cesareti risk almaktan ibaret sanıyorlardı. Tek istekleri, konuşmak için bir ortam yaratmak, konuşmalarıyla kendilerini yanlış tanıtmaktı. Ritimlerini, desenlerini ve zaaflarını ezberlememden bile haz duyuyorlar, daha değerli ve görülmüş hissetmek için rol yapıyorlardı. Masum zihinleri tetiklemeyeceklerse bu kadar parayı neden kazanmışlardı?
Kumarhanedeki her masa küçük bir evrenin merkezine benziyor, kırmızı kadife şeritler ile birbirlerinden ayrılıyorlardı. Her masanın bir ritmi ve kumarhanenin kendi zaman dilimi hızı vardı. Tepelerindeki devasa avizede sallanan taşların yaydığı ışık taneleri karanlıktı. Yansıdıkları her şeyi yarı aydınlatmak için tasarlanmışlardı. Acaba yeşil keçe üzerine serilmiş altın köşeli kartlar gerçeği ihtişamla saptırırken, kaç tane ruhu bu masaya bağlamışlardı? Masumiyet ağızlarını sulandırdıkça bahisleri büyütüyorlar, bedenleri masaya illüzyon zincirliyorlardı. Gülümsüyorum çünkü bana vampir-köylü oyununu anımsatıyorlardı. Kartlarımı kendime yakın tuttukça karşımda deliliğin eşiğinde zevkle kıvranıyorlardı. Masadaki servet ince bir çizgi olarak önümde sıralamışlar, derin bir nefesle içime çekmemi istiyorlardı. İllüzyon ile iyi anlaşıyorlardı.
Siyah gözlüklerin arkasına gizledikleri kıskanç bakışların arkasında her şeyi hesaplayan zihinleri vardı. Kurdukları her cümle bir denklem, attıkları her kahkaha bir cinayet süsüydü. Masanın üzerindeki siyah eldivenli ellerimi gereksiz fazla izliyorlar, analizleriyle kendini herkesten üstün sanıyorlardı. Oysa sadece parmaklarımı temiz tutuyordum, yalnızca beyinlerini yoruyorlardı. Kumarhanenin en genç ve en çok gülümseyen oyuncusu olarak, tam istedikleri bir amatördüm. Kaybettiğim her el, onları masumiyetimin daha tatlı koktuğuna ikna ediyordu. Her kayıpta patlayan Dom Pérignon şişeleri omuzlar daha da gevşetiyor, sessizce dişlerini keskinleşiyorlardı. Kadehlerini tokuştururken gülümsüyor, arzu dolu nefretlerine tepkisiz kalıyordum. Duygular körüklendikçe sakinlik zihinleri meşgul ediyor, nasıl olduyorsa kendi oyunlarındaki illüzyona kapılmışlardı.
Dozunu kaçırdığım gülüşlerimi küçümseyen vampirler, fısıltıları bastıran jeton şıkırtılarıyla kadehlerini bir kez daha havaya kaldırmışlardı. Kadehimi kaldırmadan önce ne kadar sıkıldığımı fark ettim. Tüm kartlarımı önüme serip, eldivenlerimi usulca masaya çıkardım. Kolumda bir saat olduğunu fark ettiklerinde kahkahalar hala dudaklarda titriyordu. Gözlüğünü çıkarıp bakan herkesin gülüşleri bir bir soluyordu. Sandalyemde gerindikten sonra kadehimi alıp ayağa kalktım. Kapıya doğru ilerlerken duvarlardaki yeşil boyaların arkasından parlak aynalar uyanıyordu. Egoların ağırlığını taşıyamayan zavallılar, sandalyelerinden bir türlü kalkıp kaçamıyordu. Şaşkın suratlar, donmuş bir sahnenin figüranları olurken, kapının eşiğinde arkamı dönüp çizdiğim tabloya son kez baktım. İçerideki yalan sıcaklıkla dışarıdaki gerçek soğukluk arasında kalmış cumartesi gecesinin başlaması için, saatimi çıkarıp cebime attım.
Tik-tak sesleri yükselirken dolunay kapıyı kapattı. Nası olsa hepsi sabaha karşı kabuslarıyla koca yataklarında yapayalnız uyanacaktı. Çığlıkları ritmi yeniden yazdı. Blöfleri, duygusal hipnozları ve hesaplı gülüşleri bir maskeymiş gibi çıkarıp attım. Parıltılı sahte kimlikler, içimdeki sahne ters dönerken yerlere saçıldı. Sadece gözlerimi kapattım.
Şehir dev bir canlıymış gibi nefes alıyor, soğuğu suratıma vuruyordu. Islak asvalt yeraltı metrolarının nefesini taşıyor, sıcak buhar mazgallardan göğe tırmanıyordu. Ara sokaklarda elden ele dolaşan hapların kiri, ışıltılı kıyafetleriyle caddeleri parlatan drag queenlerin kahkahalarına değmeden geceye karışıyordu. Şapkasından başka hiçbir şeyi olmayan serserilerin umutları, kırmızı rujlu tatlı periler tarafından avuç avuç yeniyordu. Gökyüzü geceleri kirli bir aynaydı. Zamanın bütün katmanları üst üste koyup şimdiye ait her şeyi unutturmak için oradaydı. Geceleri kaybolmak bir kaçış değil, adeta bir rüyaydı. Köşedeki bozuk sokak lambasından gelen cızırtı, bu şehirle aramdaki tek bağdı. Zamanı üzerimden sıyırdım, artık yalnızca şimdi vardı.
İlerideki Zipponun tıklaması sessizliği yardı. Alev yüzüne vurunca eve döndüm. Sokak lambasının altında gömleğinin önünü açmış, sigarasından hızlı dumanlar alıyordu. Ciğerlerindeki dumanla, gecenin sisini karıştırıp yüzünü gizliyordu. Tepesindeki bozuk sokak lambası yavaş bir ritimde yanıp sönüyor, her ışık patlamasında yüz hatlarına daha da çekici oluyordu. Bu sahne, onun yüzüyle imzalanmış bir senaryo gibiydi, film şeridinden kopmuş tek bir kare gibi donuyordu. Hayali kamera lambadan aşağı süzülürken ışığın içine adım atıp, karşısında yerimi aldım. Nefeslerimiz birbirine değiyordu.
Çıkmaz bir sokakta iki adam bakışıyorduk. Meraklı düşüncelerimiz yumruklaşıyordu. Kısa nefesler soluyor, gözlerimizi kırpmıyorduk. Sokak lambası sönünce, gölgelerimiz birbirine saldırıyordu. Lamba yandığı an kafasını öne eğiyordu. Hissettiği şeyin öfke değil, korkunun yansıması olduğunu fark edince usulca boynuna yaslandım. Hiç beklemediğim anlarda masumiyetini çırılçıplak elime verdiğinde, ona delicesine bağlanıyordum. Onun yalan ışıkların içinde tek gerçek karakter olduğunu biliyor ve bizi kimsenin bulamayacağı sulara götürmek istiyordum. Kimseyi keyfiyle sersemletmek zorunda kalmadığımız, kristal avizelerin altındaki strateji tiyatrosuna dönmediğimiz bir hayattan bahsediyorum. Dolunayı yatın flybridge’teki teleskoptan beraber izleyip, güneşi pruvada çırılçıplak beklediğimiz bir hayat.
Yorumlar
Yorum Gönder